Toplumun Krizi15 Haziran 2009 Pazartesi
23:26:25
Ekonomik kriz tanımı sektörden sektöre, kurumdan kuruma, kişiden kişiye olduğu gibi ülkeden ülkeye de değişkenlik gösterebilmektedir. Kimileri için kriz belirtisi ya da doğrudan krizin kendisi döviz kurlarındaki hızlı değişimler olabilirken kimisi için düşük karlı mali dönemler bile kriz kavramını tanımlamak için yeterli gelebilmektedir.
Ülkemizde yaşayan ve minumum 30’lu yaşların başında olan herkes en az 3 önemli ekonomik krizi birebir yaşamış ve sonuçlarından olumlu/olumsuz etkilenmiştir.
Ekonomik Kriz evrelerini kendimize has kabullerle özellikli hale getiriyoruz.
Kriz dedikoduları ve kısa süre sonra etkileri, farklı ifadelerle tanımlanma çabaları, resmi ağızlar tarafından kabulü, yayılması, olumsuz sonuçlarıyla sosyo ekonomik dengeleri alt üst etmesi gibi imtihan safhalarından geçiyoruz.
Her şartta olduğu gibi ekonomik kriz dönemlerinde de yoğurdu bildiğimiz gibi yemeye devam ediyoruz.
Önce krizin varlığını ya da boyutlarını inkar ederek başlıyoruz moral motivasyon talimine. “Yoksun sen aslında” şarkısı krizin alınganlık göstererek teğet geçmesine tek başına yeterli olmuyor.
Süreç bir kere işlem görmeye başladımı karşı tezler farklı cephelerden felaket senaryolarıyla yer edinmeye başlıyor. Bir anda belki de muhtemel sonuçlardan daha yüksek bedellerin ödeneceği hissi kaplıyor yarımadayı.
En istikrarlı piyasa koşullarında dahi yolun sonuna gelmiş olanların faaliyetine son vermesi gerilim filmlerini gölgede bırakacak sunumlarla medyanın bir kesiminde vücut bulmayı başarıyor.
Fitilin ateşlenmesi menkul kıymet transferlerini, döviz hareketlenmelerini tetikliyor. İstihdam daralıyor, gayrimenkul piyasasında operasyonlar neredeyse durma noktasına geliyor. İşsizlik fonu ağır aksak devreye giriyor. Ürkekliği kendisi gibi menkul yabancı sermaye, başka “limanlara” doğru yola çıkıyor.
Dış ticaret açığı ancak döviz kurlarının yükselmesiyle frenlenebiliyor.
Her kesim tarafından “kriz yaşıyoruz” konsensüsü sağlandıktan sonra bir sabah ekonomist olarak uyanıyoruz dünyaya ve yer yer sıkıcı olmaya başlıyor arkadaş toplantılarımız.
Diyaloglarımız değme ekonomistleri kıskandıracak tespit ve öngörüler noktasına ulaşıyor.
“Hımm, dövizdeki kur geçişleri bilmem ne noktasına ulaşmış, ilginç.”
“Euro Dolar paritesine dikkat”
“Türk Lirasındaki nominal ve reel değer kıyaslamaları gereğince 3 ay öncesinde 1 kg tuzun rafineri çıkış değeri şu iken şimdi bu olmuş. Devalüasyon olduğunu kabullenmeliyiz”.
“Petrolün varil fiyatı şu kadar düşerken dolar artmaya devam edecek”
“Küçülen ekonomide enflasyon hesabı yapılmaz, para basılmalı”
Dialoglar benzer şekillerde uzayıp gidiyor. İstikrarlı piyasa koşullarında alınmamış önlemler yarınların bugünler halini aldığı dönemde açıklanan paketler geç kalınmış niyet mektupları etkisine dönüşüyor. Dünyada ekonomik dengelerin 4-5 yıllık dönemlerde yaşadığı rota değişimleri, üretimin sürekli olarak ucuz işgücünü gözeterek yön tayin etmesi, siyasi kaosların egemenliği, iç ve dış stratejilerin sürekli güncellenmesi ne tek başına kriz nedeni, ne de kriz önlemi olmaya yetmiyor.
Yine birileri fakirleşirken elbette bu fakirleşme başka birileri adına yeni gelir kalemleri oluşturmanın önünü açıyor. Vicdanlar “krizde fırsat yaratmak” tabirleriyle teskin ediliyor. İşsizlik en önemli sorunlarımızdan biriyken kriz döneminde yeni neferler katılıyor işsizlik ordusuna. Kahvehaneler dolup taşıyor. Eş seçme kurgusuyla prim toplayan magazinsel programların yanına işsizliğe çare arayan formatlar ekleniyor peşi sıra. Toplu taşıma araçları daha sık kullanılır oluyor. Araç giderlerimizi sigorta ve yasal ödemeleriyle sınırlı tutma çabasına giriyoruz. Oysa petrolün varil fiyatı düşüyordu bir yerlerde. Bizler pompa vasıtasıyla satın aldığımızdan etki alanı dışında kalıyoruz sanırım fiyat düşüşlerinin. Hayıflanmayalım diye olsa gerek bir şekilde varil fiyatları da yükselme trendine geçiyor.
Suç ve boşanma oranları gibi istatistiki kırılım kriterlerimizi bu dönemde daha çok ölçüme konu ediyoruz. Bu iki kriterin benzer araştırma raporlarına aynı dönemde konu ediliyor olması kültürel referanslarımızın etkilerini belli ölçülerde yaşamaya devam ettiğimizi gösteriyor. Zor dönemlerde inançlarımıza ve kültürel mirasımıza sığınır bir haleti ruhiyeye bürünüyoruz. Kırsaldan daha fazla “beslenir” oluyoruz. Bazı sofralar marketten alınanlar yerine memleket tadlarıyla menüleşiyor.
Belki de bu tip ekonomik darboğazlar birbirimizi anlamaya, yokluğun ne zaman karşımıza çıkacağının belirsizliğini öğrenmemize ve yapay yaşam modellerinin içselleşme adına açtığı bencil tahribatlarının tedavisine yardımcı oluyordur. Krizin toplumsal rehabilitasyona pozitivist yaklaşımlarla katkıda bulunabileceğini iddia etmek ya da toplumsal manevi çöküşün fırsat çaresi olarak krize sığınmak ancak sadist dikta rejimlerine yaraşır, kabul ediyorum. Anlatmak istediğim elbette bu değildi. Yine de şahsi gözlemlerim geçici de olsa böylesi dönemlerde kendi semtimizin dışına çıkabilen, şehre ve olup bitene havadan bakabilen görüntüleri paylaşabiliyor olduğumuz yönünde.
Birbirimizi tanımaya çalışalım, empatiyi prensiplerimizin arasına daimi olarak katalım, harcamalarımıza dikkat etmeyi sadece bu dönemlerde ele almayalım, ekonominin temel düsturları sadece krize dayalı olarak yerleşmesin hayatlarımıza ve işlerimize. Büyük bir aile olarak varlıkta ve yoklukta, hastalıkta ve sağlıkta birlikte olmanın, zorlukları birlikte göğüslemenin yollarını bulabilelim. Yoksa, krize meydan okumanın, varlığını ya da yokluğunu ispata çalışmanın bir iki günlük/haftalık etkisinden nasiplenmenin genele faydalı olacağı kanaatinde değilim. ![]() Aydın Kavaklı
16.06.2009 10:11:06
Çok güzel yorumlamışsınız. Ellerinize sağlık.
Neslihan Türe
07.09.2009 00:46:03
Krlze rağmen ve krizle yaşayan sektörlerin bu deneyimlerini "know-how" olarak değerlendirip iktisadi kalkınmaya katkıda bulunacaklarını umuyorum.
Yönetim |
|