Birbirini takip eden haftalar ve günlerin benzerliğinden sıyrılmak, boyut değiştirmek, gidilemeyen yerlere gitmek, benzer ya da farklı hikayelerin içinde soluk bulmak için en ideal alternatiflerden biridir sinema perdesi. Kahramanlarla birlikte aşkı anlamaya çalışmak, ölmek bazılarıyla, bir diğeriyle yeniden doğmak. Savaşmak tüm kötülüklerle ve kötülerle. İki saate sığan ömürleri eleştirmek bazen. Bazen sıkılıp ilk yarı sonun da fuayeden dışarı yavaşça sıvışıp kendi hikayelerimize dönmek, bazen de bir kez daha izleme arzusuyla gişede yerimizi almak…
Bir masala, kurgu bilim fantastiğine, destanlara, maceraya ve duyguların ötesine geçmeye tek biletle yolculuktur sinema. Kocaman bir sektörün çöküş günlerine denk gelen çocukluğumda ıskaladığım hikayeleri, video filmlerinin yavan tadlarında yakalamaya çalışıp ne "VCD" ne "DVD" teknolojisinde bulamadığım düşlemelerin acısını çıkarmaya çalışıyorum sihirli perdenin yansımalarında. Onlarca kişiyle aynı yansımada bambaşka birikimleri de arkaya katıp, belki yanı başımızda belki de adını hiç duymadığımız bir uzak ülke toprağında yaşanmış, yaşanası hikayeleri katıyoruz yüreğimize.
Vizyon tarihinden 4 ay geçmeden raflarda kendini bulan diskleri hesaba katmadan "bir film en güzel sinemada izlettirir kendisini" diyebiliyor kocaman sektörün temsilcileri. Ailecek ya da dostlarla sinemaya gidilen pazarların yerine ev sineması ürün pazarını geliştirdik hep beraber. Elbette gelişen ve değişen her şey ihtiyaçlar ve talepler doğrultusunda yeni yöntemler ve yeni seçeneklerde formlara bürünüp yeni arzları da doğuracaktır. Eve has yalnızlığın monitörden akan görüntüyle paylaşılmasının da ayrı tat ve adlarının olması da olası.
Sinemacılığın çok tartışacak konusu var. Bir dönem hasbelkader içinde bulunduğum sinemacılığa "sektör" tamlamasıyla yaklaşmak bile bir yerlerde nedense rahatsızlık hissi vermiştir bana. Hani bazı alanlar sanat şemsiyesinden çıkartılıp yapay kopyalamalarla fazlalaştırılmamalı ve hep sanat başlığında anılmalı diye bir duruş belirleme çabası benimkisi. Böyle bir kollamacılık sanırım kendi çapımda kişisel beklentilerimi belirliyor. Kocaman bir sektörün çocukluğumuzu es geçerek görmezden gelmesinin tüm bunlarla da doğrudan ilişkisini de kabul ediyorum.
Bir dönemin enkazıyla yüzleşen Yeşilçam ve dolayısıyla sinemacılığın ülkedeki temel taşların ve dengelerin de sıklıkla değişip başkalaştığı günlerin ardındaki gelişmelerle yeniden ayağa kalkma çabasını takdirle karşılıyorum. Türk filmlerinin sinema salonlarında izleyicisiyle hasret gidermesi, sinema işletmeci sayısını ve dolayısıyla sektörün çapını genişletti. İnternet korsancılığı ve telifin korumasızlığı sinemacılığı tehdit ededursun izleyiciler yeniden, yeni salonlarla, perdeyle, hikayelerle buluşmaya her geçen gün devam ediyor. Üstelik artık oldukça konforlu sinema salonlarında neredeyse 5 yıldızlı otel standartlarında hizmet veriliyor. Biletinizi dilerseniz internet üzerinden salondaki istediğiniz koltuğu tercih ederek alabiliyorsunuz. Her hafta vizyondaki ve gelecek programlardaki filmlerle ilgili posta kutunuza bilgiler gönderilebiliyor. İlgi duyduğunuz konularla ilgili ayrıca bilgilendiriliyorsunuz. Salonlarda dilerseniz filmi artık 3 boyutlu izleme alternatifi dahi mümkün.
Benim izlediğim perde de işletmecilik adına iki ayrı görüntü mevcut.
1-) Alt yapısı güçlü ve kapsamlı yatırımlarla büyüyen, gelişen bir sinema işletmeciliği sektörü.
2-) Büyük beklentilerle toplam talebin üzerine çıkmış ve genel verimi düşüren plansız yatırımlar.
Sinema işletmecileri bir araya gelerek bu konudaki düzeltmeleri yapabilirse sinema işletmeciliğinin önünde çok daha uzun bir yol olduğuna inanıyorum.
Sinemacılıktan bahsetmişken gündemdeki bir filme yer vermeden geçmek olmazdı : GÜNEŞİ GÖRDÜM.
Filmin yönetmeni, çekim teknikleri, oyunculuk performansı otoritelerden adet olduğu üzere farklı eleştiriler ve notlar aldı. Ben daha çok filmin ben de bıraktıklarını ve yakaladığım duyguyla ilgili notlarımı paylaşmak isterim. Fim farklıklar üzerine temellendirilip, birlikte yaşama, aynı kültürde yoğrulma, arafta kalma, özrü ve daha fazlasını işleme gayretinde. Ama beni öyle bir yerden yakaladı ki filmle ilgili tüm duygularımı oradan açıklayabiliyorum. Baba yüreğine düşen kor ateşin sadece bedeni değil tüm ruhu nasıl yakıp kavurduğunu en acı feryatlarla hissettiriyor. Babalık duygusunun dünyaya bakışımızdaki belirleyiciliğini anlatabiliyor. Filmden çıkarken paylaştığım ilk cümleler baba olmazdan evvel bu kadar duygusal olup olmadığımı tartmaya başlamamla ilgiliydi. Aynı terazi, filmin de gizli öznesi gibiydi.